Rabbimizi tanımaya çalışalım, ne büyük nimet onu bilmeye çalışmak ve bilmek. Bugünkü beytimiz, Mevlâ Teâlâ’dan ve O’nun fiillerinden bahsetmekte, şöyle ki: Vücûd-i İlmî vardır, Vücûd-i Aynî vardır.
Vücûd-i İlmî: İlimdeki var ediliş, yani bir camiyi inşa etmeden evvel mimarın onu zihninde tasavvur etmesi (suretlendirmesi) gibi.
Vücûd-i Aynî: İlimdeki suretin hariçte var edilmesi, yani mimarın önce ilminde tasavvur olan camiyi, tasavvur ettiği şekilde dışarıda inşa etmesi gibi.
“Ol Akl-ı Evvel üstâd oldu”
Üstad: Usta, sanatkâr, muallim. Bilgide, sanatta veya amelde maharetli zat.
Yüce Allah, vücûd-ı aynîde (haricî vücudda) eşyanın varlığından evvel, akl-ı evveli üstad kılmıştır. Akl-ı evvel, Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hakikati, o Resûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hakikati üstad oldu. Diğer peygamberlerin hakikatleri, meleklerin, cinlerin, insanların hakikatleri de talebeleri gibi.
“Akl-ı âbâd, o hubbun suretidir.”
Âbad: Mamur, şen, çok dolu manalarındadır.
O mamur akıl (akl-ı evvel) Hubb makamının suretidir.
“Akl-ı âbâd, mevcudatı ‘sayyad’ (avlayıcı) kıldı,
Bu hikmetten bilip Hakk’a gidelim, Cemal-i ba kemale seyr idelim.”
Hikmet: Herkesin bilmediği gizli sebep, sır. Kâinattaki ve yaradılıştaki ilahî gayedir. Bu hikmetler ve incelikler, sözle anlaşılır şeyler değildir. Kalp ilmiyle anlaşılır. Bu ince ilimlere vakıf olup Hakk’a gidelim… Bunları bilmek ufak şey değildir.
Allâh-u Teâlâ bir şeyi icad etmek istediği vakit, O’na çapa, kazma keser, çivi vs. herhangi bir âlet, malzeme lâzım olmaz. Nitekim Sûre-i Yâsîn’de şöyle buyurulur: “O’nun emri bir şeyi murad ettiği zaman ancak ona ‘Ol!’ demesidir ki o da hemen oluverir.” (Âyet: 82)
Mevlâ Teâlâ, icad etmek istediği şeye “Ol!” der ve o da hemen oluverir. İşte böyle, kadri yüce Allâh-u Teâlâ’ya uyulursa, uyan kimse de hikmet sahibi olur, Mevlâ Teâlâ’nın işlerini anlar.
Yukarıdaki beyitler Risale-i Kudsiyye’nin en zor kısımlarıdır. Mevlâ Teâlâ sizin bir araya gelişinizin bereketiyle bana da size de kolay ediyor da anlıyoruz.
Allah Dostlarına Harb İlân Edenlerin Âkıbeti
Dersimizin âyetlerine başlayalım:
“Firavun’un kavminden (bu manzaraya şâhit olan) ileri gelenler ise (onu uyarmak için) dedi ki: ‘(Ey Firavun!) Mûsâ’yı ve kavmini bu toprakta fesat çıkarsınlar ve böylece o, seni de (sana yaklaşmak için tapınılmasını meşrûlaştırdığın küçük putlar şeklindeki) ilâhlarını da terk etsin diye mi (serbest) bırakıyorsun?!’ O (kendi adamlarını rahatlatmak üzere) dedi ki: (Evvelce yaptığımız gibi) yakında oğullarını tamamen öldürürüz, kadınlarını da sağ bırakırız. Şüphesiz ki biz onların üzerinde üstün güce sâhip kimseleriz.” (A‘râf Sûresi, 127)
Firavun, Musa (Aleyhisselâm)ın asasının yılan olmasından çok korkmuştu. Bu vakıadan sonra, ona ne yakalamak ne hapsetmek ne de taarruz etmek teşebbüsünde bulunmamıştı. Fakat kavmi Musa (Aleyhisselâm)ı cezalandırması için âyet-i celîlede geçen sözleriyle Firavun’u tahrik ettiler, kışkırttılar. “Celâlim hakkı için! Eğer münafıklarla, kalplerinde şehvet hastalığı bulunanlar ve şehirde bozguncu haber yayanlar (tahrikçiler, kışkırtıcılar) fenalıklarından vazgeçmezlerse, muhakkak seni onlara musallat ederiz. Sonra, seninle o şehirde az bir zamandan fazla komşu olamazlar, kovulmuş olarak nerede ele geçirilirse, tutulurlar, kıyasıya öldürülürler. İşte bundan evvel geçen münafıklar hakkındaki Allah’ın (gazab) kanunu böyledir. Allah’ın kanununu değiştirmeye asla imkân bulamazsınız.” (Ahzâb Sûresi, 60-62)
Allahu Teâlâ’ya ve O’nun dostlarına çatma, kafadan atma, cehennemde yatma!
Hadîs-i Kudsîde şöyle buyurulur: “Her kim benim bir veli kuluma düşmanlık ederse, ben ona harb ilân ederim.”
Sûre-i Fetih’te şöyle buyurulur: “Göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır. Allah Aziz (her şeye galiptir), Hakîm (hikmet sahibi)dir.” (Âyet:7) Mevlâ Teâlâ, göğün ve yerin ordularını, dostuna düşman olanların üzerine indirir. Bir insanın Allâh-u Teâlâ ile arası bozulursa, kâinatla da arası bozulur.
Firavun’un kavminden ulu kişiler, Firavun’u Musa (Aleyhisselâm)a karşı tahrik ettiler. Tahrik kelimesinin Türkçe karşılığı nedir? “Kışkırtma.”
Firavun’un adamları, Musa (Aleyhisselâm)a eziyet etmesi için Firavun’u kışkırtıyorlar ve onu kendi haline bırakırsa, yeryüzünde fesat çıkaracağını söylüyorlar. Sözleri ile kendilerinin haklı, Musa (Aleyhisselâm)ın ve kavminin haksız olduğunu ifade etmek istiyorlar. Hâlbuki durum bunun tersidir. Bugün inançsız insanların Müslümanlara karşı çıkışları bunun aynısı, Müslümanların hâlini beğenmeyip onlara, “Gerici, yobazlar” diyorlar. Hâlbuki bilmiyorlar ki “Söz, konuşanın sıfatıdır.”
Firavun, adamlarının tahrik ve kışkırtmaları neticesinde kavminde doğacak erkek çocuklarını öldürme, kızlarını sağ bırakma kararını alır. Firavun’un hanımları öldürme kararı almayışını zannetmeyin ki hanımlara olan saygısından ve sevgisinden, hanımları zarar verici olarak görmüyor, onlardan korkmuyor da ondan.
Zavallı Firavun, o beğenmediği kadın cinsinden nicelerinin derin hoca olup onun yıkmaya çalıştığı dini kaim edecek kabiliyette olduğunu bilememişti. Firavun’un aldığı kararı beyan eden bir başka âyet-i kerîme de Sûre-i Mü’min’dedir: “Firavun dedi ki: Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de o Rabbine dua etsin, çünkü ben, onun, dininizi değiştirmesinden yahut yeryüzünde bir fesat çıkarmasından korkuyorum.” (Âyet: 26)
Firavun’un ne dediğini duydunuz. Musa (Aleyhisselâm) onların dinlerini bozacakmış, onların kirli kafalarından çıkarmış oldukları “din” zaten aslından bozuk.
Musa (Aleyhisselâm) şöyle dedi: “Ben hesap gününe inanmayan her kibir ve azamet sahibinden Rabbime ve Rabbinize sığınırım.” (Mü’min Sûresi, 27)
Demek ki Allah-u Teâlâ’nın has kullarına suikast etmek, eziyet etmek gibi kötü işler ahirete inanmamaktan geliyor, insan Allah-u Teâlâ’nın kullarıyla oynarsa, sonra cehennemde kaynar.
“Firavun’un hânedânından (olup), îmânını gizleyen mümin bir adam (Mûsâ (Aleyhisselâm)ı tutar gibi görünmemek için orta yollu bir istişâre veriyormuş gibi davranarak (Firavun âilesine) dedi ki: ‘(Suçsuz) bir adamı (sâdece) ‘Rabbim ancak Allâh’tır’ dedi diye mi öldüreceksiniz?! Hâlbuki gerçekten o size Rabbiniz(in nezdin)den çok açık mûcizeler getirmiştir. Zâten eğer o yalancı biri olduysa, yalanı(nın vebâli) onun aleyhinedir (ki, bu durumda kimse zarar görmeyeceği için öldürülmesine hâcet yoktur). Ama eğer doğru söyleyen bir kimse olduysa, sizi tehdit etmekte olduğu o şeylerin (hepsi olmasa bile en azından) bir kısmı size isâbet edecektir (ki o da sizi helâk etmeye yetecektir). Şüphesiz Allâh öyle bir kimseyi hidâyet etmez (ve maksadına eriştirmez) ki, o haddi aşıcıdır ve çok yalancıdır. (İşte Allâh böyle birini mûcizelerle destekleyerek murâdına erdirmez ve hiçbir hayra eriştirmez. Bilakis onu rezil edip helâke uğratır. Bu durumda da onu niye öldüresiniz?!)” (Mü’min Sûresi, 28)
Bu şahsın kavmine olan vaazının devamı şöyledir: “Ey kavmim! İşte bu en alçak (dünyâ) hayât(ı) ancak çok az (ve çarçabuk elden çıkacak) bir yaşantıdır. Âhiret ise, şüphesiz ki (ebedî kalınacak ve devamlı durulacak) yerleşim yurdunun ta kendisi ancak odur.” (Mü’min Sûresi, 39)
Mü’min olan böyle vaaz etmeli işte! Bu dünya dâru’l-firar, ahiret ise daru’l-karar. Bu dünyanın çok ismi var: Darü’l-Firar, Dâru’l-Gurur, Darü’l-Belâ…
Bugün okumuş olduğumuz dersimizin âyet-i kerîmeleri ise Rusya ile Çeçenistan’ın hâline delâlet etmektedir. Rusya, Çeçenistan’a din sebebiyle harp açtı fakat Mevlâ Teâlâ Çeçenlere kuvvet verdi de bu zamana kadar Rusya’ya karşı direnebildiler. Bundan sonra da ümidimiz yine Rabbimizedir.
Birleşmiş Milletler var ya o birleşmiyesiceler, hep Bosna-Hersek’in, Çeçenistan’ın aleyhine karar alırlar. Kâfirler birbirlerine yardım ediyorlar. Bosna-Hersek’te Müslüman kızlarımız, gelinlerimiz, gencecik kadınlar Sırplar tarafından yakalanıp arabalara bindiriliyor, götürülüyorlardı, acaba nereye? Ne büyük bir ardır bu bizim için. Müslümanlar huzurlu zamanlarında namazlarını muhafaza etmezse, Mevlâ Teâlâ da belâlı zamanlarında onları muhafaza etmez. Siz çarşaflı, İslâm’ı seven hanımlara kaldı iş. Her biriniz İslâm’ın birer sancağısınız. Sarıklı Müslüman erkekleri de unutmayın, bu davada onlar da sizinle beraberdir.
Benim çocukluğumdan beri derdim sarıktır. Ahbaplarımdan olan bir hâkime sordum: “Bu sarık takma işi ne olacak?” Bana şöyle cevap verdi: “Beş-on sene sonra rahatlıkla sarık takılabilecek inşaallah. [Sohbet, 1996 senesine aittir.]
Bunlar, girdikleri yolun çıkmaz olduğunu anlayacak. Müslümanlarla uğraşmaktan vazgeçecekler.
Az, Çoğa Delâlet Eder
Ruslar, Çeçenistan’ı parmak kadar küçük bir devlet olarak görmüştü. Bilemediler ki: “Beğenmediğin taş, yarar baş.”
Bir ibarede şöyle gelir: “Az, çoğa delâlet eder.” Bir damla (su) büyük denizden haber verir. Yani damla: “Bana bakın, denizi anlarsınız” diyor.
Firavun’un kararından haberdar olan Beni İsrailliler, Musa (Aleyhisselâm)a gidip onu şikâyet ettiler. Hazreti Musa, Beni İsrail’e nasihat etti, şöyle ki: “(O zaman) Mûsâ kendi kavmine (tesellî mâhiyetinde hikmetli bir üslûpla) dedi ki: Allâh’tan yardım isteyin ve (düşmanınızın eziyetine ve duyduğunuz asılsız sözlere karşı) sabırlı olun. Şüphesiz ki yerin tamâmı Allâh’a âittir ki O, kulları içerisinden murâd ettiği kimseleri ona vâris (ve sâhip) kılar. O (güzel) âkıbet ise takvâ sâhiplerine mahsustur. (Dolayısıyla Firavun’un uydurup konuştuklarına inanmayın, onun dediği olmaz, Allâh’ın buyurduğu olur.)” (A‘râf Sûresi, 128)
Büyükler nasıl konuşuyor değil mi? “Firavun da kim oluyormuş? Bize hiçbir şey yapamaz, onu da ordularını da vururuz” demiyor, büyüklüğü Allah’a bırakıyor. Musa (Aleyhisselâm)ın nasihatlerini dinleyen Benî İsrailliler, Firavun’dan çok korktuklarından, şikâyetlerine devam ettiler. Şöyle ki: “(Mûsâ (Aleyhisselâm)ın kavmi yardım sözünü uzak görüp Firavun’dan şikâyetlerini dile getirmek üzere) dediler ki: ‘(Firavun seni büyümeden yok edeyim derken) sen bize gelmeden önce de (binlerce çocuğumuzu öldürterek) sen bize geldikten sonra da (oğullarımızın boğazlanması tehdîdiyle tekrar karşılaşarak) eziyet olunduk.’ (Mûsâ (Aleyhisselâm) kinâyeli olarak beyân ettiği yardım sözünü açıkça ifâde etmek ve tesellîyi en mübâlağalı şekilde tekid etmek üzere) dedi ki: Umulur ki Rabbiniz düşmanlarınızı helâk edecek ve o (Mısır) arâzi(sin)de sizi (onların) yerlerine geçirecektir, ama (rahata kavuşmanızdan) sonra nasıl amel edeceğinize bakacak (da yapacağınız şükre veyâ nankörlüğe karşı sizi cezâlandıracak)dır.” (A‘râf Sûresi, 129)
Mevlâ Teâlâ, ayağınızı yere emniyetle bastığınızda, Firavun ve kavminin başına gelenlerden ibret alıp secdeye mi kapanacaksınız, yoksa şımarıp da kafalarınızı mı kaldıracaksınız? diye bakacak.
İşler tehlikeli. Kazanmak bir tehlike, kazanmamak bir tehlike.
Bugünkü âyet-i kerîmeler, Çeçenistan’ın hürriyetine kavuşacağına delâlet etti. Bosnalılar durumlarını epeyce düzelttiler. İki yüz bin kişilik ordu kurdular, namaz kılmayanları orduya almıyorlar. Fakat içlerinde bunu kabul etmeyenler de çıktı. Adam olmayacak kimse gözünden vurulsa da adam olmaz.
Mevlâ Teâlâ ne buyuruyor: “Karanlıkları ve aydınlığı yaptı.” (En‘âm Sûresi, 1’den.)
Mevlâ Teâlâ, karanlığı yaptık, aydınlık anlaşılsın. Bir sineği düşünün, otobüs gibi gidiyor, nasıl beceriyor bunu? O küçücük hayvanın gözü, kulağı, ağzı neresinde? Canı neresinde? İnsanlar toz gibi hafif küçücük bir sinek dahi yapamıyor. Şu hâlde oturalım yerimize, Allah’a ibadet edelim ve bu zevk ile yaşayalım.
Firavun ile alâkalı bir başka âyet de Sûre-i Kasas’tadır, şöyle ki: “Çünkü Firavun o yerde baş kaldırmış ve ahalisini parçalara (gruplara) bölüp kendisine bağlamıştı. Onlardan bir topluluğu ezmek istiyordu. Şüphesiz o fesatçılardandı.” (Kasas Sûresi, 4)
Mevlâ Teâlâ, Firavun’un haberlerini âleme yayıyor, Firavun dünyada rüsvay oluyor. Âhirette ise cehennemde rüsvay olacak. Bu dersten hepimiz ibret alalım, çünkü her insanın nefsi Firavun’un nefsi gibi ilâhlık taslar. Allâh’a (Celle Celâluhû) emanet olunuz…














