“Erkek veya kadından olduğu hâlde her kim de kendisi mü’min olarak (şeriatın iyi bir iş olarak kabul ettiği) sâlih amellerden (hepsini yapamasa da) bir kısmını (özelikle İslâm’ın farzlarını) yaparsa, (Habîbim!) işte sana! Onlar da cennete girecekler ve bir çekirdeğin sırtındaki çukurcuk kadar bile (sevapları eksiltilerek yahut yapmadıkları günahlardan mesul tutularak) zulme (ve haksızlığa) uğratılmayacaklardır.” (Nisâ Sûresi, 124)
Müslüman kardeşlerim! Rabbimiz tarafından gelen bu müjdeleri dinleyiniz. Bu âyet-i celîelerden alacağınız haz, tat, zevk baklavadan alacağınız tatla, pirzoladan alacağınız lezzetle, denizde yüzmekten alacağınız zevkle kıyas kabul etmez. Eğer Kur’ân-ı Kerîm’in zevk adamı iseniz.
İmâm-ı Ebû Yûsuf (Rahimehullâh), Kur’ân-ı Kerîm’i eline alıp okumaya başlayınca öğün zamanları geçer, yemek yemek hatırına bile gelmezdi. İşte, bu zevk, zikrullahla bulunur. Savm, salat, hac, zekât günah kirini pak eder. Darbı zikir olmayınca, gönül pası silinmez.
Rabıta ateşi ile kızdırıp zikir çekici ile vurmadıkça kalbin manevî pası giderilmez.
İşte, bunun için Meşâyih-i İzâm (Kaddesallâhu Esrârahüm), zikir yolu ile kalpten gafleti giderme usulünü seçtiler.
Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin (Kuddise Sirruhû) Bazı Menkıbeleri
“Salih kimselerin anıldığı yere rahmet iner” sözüne mazhar olmak için biraz meşâyihten bahsedelim. Muhammed Behâuddin Hazretleri (Kuddise Sirruhû) bir defasında cemaatin abdest alması için kuyudan su çeken iki genç gördü. Kendilerine doğru gittiğinde gençlerin aralarında malayani sözler söylediklerine vakıf oldu. Onları hemen uyardı: “Gafilâne bir şekilde çekilen sudan hiç abdest alınır mı?” dedi.
Bir defasında da Muhammed Behâuddin Hazretleri (Kuddise Sirruhû) bir müridinin evinde misafir olmuştu. O evin hanımı evlerinde bulunan bir torba undan defalarca kullandığı hâlde bitmediğini fark etti. Bunu efendisine söyleyip sebebi hikmetini sordu. Efendisi cevap vermedi ve hanımına bir daha aynı soruyu sormamasını tembih etti; fakat hanım sabırsız olduğundan unun neden bitmediğini defalarca sordu. Israr karşısında mürid dayanamayarak, “Evimizde kimi misafir ettiğimizi bilmiyor musun?” dedi. Onun bu açıklamasından sonra un tükenmeye başladı. Zira Şâh-ı Nakşibend Hazretleri (Kuddise Sirruhû) hiçbir zaman keramet izhar etmeyi sevmezdi. İşte, Allâh-u Teâlâ’nın dostları böyledirler. Onları kendimiz gibi zannetmeyelim.
Hazreti Nûh (Aleyhisselâm)ın kendilerine peygamber olarak gönderildiğine inanmayan cahiller, onun için şöyle demişlerdi: “Bunun üzerine kavmi içerisinden kâfir olmuş o ileri gelen kişiler: ‘Biz seni ancak kendimiz gibi bir beşer olarak görüyoruz. Yine seni görüyoruz ki, sana ancak kendileri bizim en rezillerimiz olan o (düşük) kimseler (iyice düşünmeksizin) ilk görüşte tâbi olmuştur. (İyi araştıracak olsalardı, onların da sana uymayacak olduklarını biliyoruz.) (Sen ve adamların dâhil) sizin için bize karşı (size uymamızı gerektirecek) herhangi bir üstünlük de göremiyoruz. Doğrusu biz sizi (aynı davada söz birliği yapan) yalancı kimseler sanıyoruz’ dedi(ler).” (Hûd Sûresi, 27)
Hazreti Nûh (Aleyhisselâm)ın kavminden inkâr eden kimseler ona, “Senin bizden farklı bir tarafın yok; boyun bizim kadar; kaşın, gözün, kulağın bizimki gibi, sana tabi olanlara gelince onlar da bizim en zayıf, fakir, düşkün kimselerimizdendir” diyorlar. Onu ve cemaatini beğenmiyorlardı.
Mesnevî’nin sahibi Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi Hazretleri (Kuddise Sirruhû) buyuruyor ki: “Hazreti Nûh (Aleyhisselâm) kâfirlerin dediği gibi olsa idi onun duası sebebi ile bütün dünya suya gark olur muydu?”
Allah dostlarının zahirlerine bakan onların maneviyatlarından mahrum kalır. Batınlarına bakan nasibdar olur.
Allah Dostları Mermi Gibidirler
Allah dostları mermi gibi tesirlidirler. Çeçenistan’da savaş devam ederken, Rus bombardıman uçaklarından biri, tam bombalarını bırakmak üzere iken yanında sakallı, cübbeli, şalvarlı nuranî bir zat beliriyor. Ona, “Dur! Sakın bombaları atayım deme! Hemen Çeçenistan havaalanına iniş yap, aksi hâlde senin için fena olur” diyor. Korkusundan ne yapacağını şaşıran Rus alelacele iniş yapıyor. Etrafını saran Çeçen mücahidlerine, “Ey Müslümanlar, biraz beni dinleyin! Ben kendi isteğimle savaşa katılmadım. Hükümetimizin zoru ile sizleri bombalamak üzere ülkenize gelmiştim. Tam bomba atacağım esnada sakallı, cübbe ve şalvarlı bir zat yanımda belirdi ve bana iniş yaptırttı. Sonra kendisi yanımdan bir anda kayboldu. Söyleyin lütfen, o şahıs kimdi?” diyor.
Buna benzer bir olay Kore’de de olmuş. Şöyle ki: Türkiye’den savaşmak üzere Kore’ye giden Müslüman askerlerden birinin bir gün gusül alması icap etmiş. Savaş hâllerini bilirsiniz. Evlerdeki gibi bir banyo bulup yıkanmak ne mümkün! O asker de yakınında bulunan bir dereye girmiş, gusül almış. Tam çıkacak bakmış ki 30’a yakın Çin askeri ellerindeki silahlarla onu hedef almışlar. Ellerini yukarı kaldırıp teslim olduğunu ifade etmiş. O esnada bir anda Çinli askerlerin tümü silahları yere atmış ve hemen ellerini yukarı kaldırmışlar. Ne olduğunu anlayamayan Müslüman askerimiz çabucak onların silahlarını toplamış, onları önüne katıp Türk birliğine getirmiş. Türk birliğindeki komutan Çinlilere, “Yahu koyun musunuz, bir kişi sizi nasıl böyle toplayıp getirir?” diye sormuş. Bunun üzerine onlar, “Ne bir kişisi, onu esir aldığımız anda birden, sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok; sarıklı, cübbeli ve şalvarlı ordu belirdi. Onlar bizi esir aldı ve buraya kadar getirdiler” demişler.
“…Nihâyet Allâh onun üzerine (kendisiyle huzur ve sükûnetinin artacağı rahmet ve) sekînetini indirmiş, sizin kendilerini görmediğiniz çok güçlü birtakım (melek) ordular(ıy)la da onu desteklemiş ve böylece o kâfir olmuş kimselerin kelimesini (ve davasını) en alçak yapmıştı. Allah’ın kelimesi (olan Kelime-i Tevhîd ve İslâm davası) ise, (her zaman) en üstün olanın ta kendisi ancak odur…” (Tevbe Sûresi, 40’tan.)
Allah-u Teâlâ’ya dost olursak işte bizleri de bu gibi muamelelerle kuşatır vesselam.
Ya erhamer’-Râhimîn, bizleri dostlarından hem dünyada hem de âhirette ayırma!














